top of page

Bir İlişki Bir Günde Bitmez

İlişkiler çoğu zaman bir anda bitmez; değişen davranışlar, söylenmeyenler ve uzun süre okunmayan küçük veriler kopuşu çok daha önce haber vermeye başlar.

Bir İlişki Bir Günde Bitmez

İlişkiler çoğu zaman büyük olaylarla bozulmaz. Küçük şeylerin uzun süre yanlış okunmasıyla bozulur.

Çünkü kopuş çok daha önce veri vermeye başlar.

Geç cevap verilen bir mesaj.
Değişen bir ses tonu.
Eskisi kadar anlatılmayan bir gün.
Sorulduğunda verilen kısa cevaplar.
Artan eleştiriler.
Azalan temas.

Bir taraf bunların hiçbirini önemli görmezken diğer taraf hepsini tek tek kaydetmeye başlayabilir.

Sonra bir gün şu cümle gelir:

“Biz artık iletişim kuramıyoruz.”

Oysa iletişim çoğu zaman o gün kopmamıştır.

Çok daha önce veri gelmeye başlamıştır.

Sadece kimse okumamıştır.


İnsan baştan başa bir veridir

Bir ilişkide karşımızdaki insan bize yalnızca konuşarak bilgi vermez.

Sessizliği de bir veridir.
Yakınlaşma biçimi de.
Uzaklaşma biçimi de.

Bir sorun karşısında konuşmayı mı seçtiği, sustuğu mu, öfkelendiği mi, ortamdan uzaklaştığı mı; hepsi bir veridir.

İlgi gördüğünde ne yaptığı da.
Eleştirildiğinde ne yaptığı da.
Kendini güvende hissettiğinde nasıl davrandığı da.
Kaybetmekten korktuğunda nasıl davrandığı da.

Ama burada önemli bir ayrım var:


Veri görmek, hüküm vermek değildir

Partneriniz mesajınıza geç cevap verdi diye artık sizi sevmediği sonucuna varamazsınız.

Bir akşam sessiz diye sizden sıkıldığını söyleyemezsiniz.

Telefonunu ters çevirdi diye sizi aldattığını düşünemezsiniz.

Bunlar veri olabilir.

Ama tek başlarına sonuç değildir.

İnsanı doğru okumak, tek bir davranıştan hikâye yazmak değil; davranışların zaman içerisindeki örüntüsünü görebilmektir.

Bir kez mi oldu?
Yoksa sürekli mi oluyor?
Sadece sizinle mi oluyor?
Belirli konular açıldığında mı oluyor?
Son zamanlarda mı başladı?
Başka hangi davranışlarla birlikte ortaya çıkıyor?

İşte ilişkiyi okumak burada başlıyor.


İletişimi koparan şey bazen söylenen değil, söylenmeyendir

Seanslarımda birçok çift tartışmalarının sebebini kullandıkları kelimelerde arıyor.

Bazen haklılar.

Ama çoğu zaman problem kelimeden daha önce başlamıştır.

Bir taraf uzun zamandır anlaşılmadığını hissediyordur ama söylemiyordur.

Diğer taraf bir süredir eleştirildiğini düşünüyordur ama bunu konuşmak yerine geri çekiliyordur.

Biri yakınlık bekliyordur.

Diğeri alan istiyordur.

Ama ikisi de beklentisini açıkça anlatmadığı için birbirlerinin davranışını kendi korkularına göre yorumlamaya başlar.

Sonra şu diyalog çıkar:

“Ne oldu?”

“Bir şey yok.”

“Bir şey olduğu belli.”

“Yok dedim ya.”

Buradaki problem dört cümle değildir.

Problem, iki insanın da karşısındakine gerçek veriyi vermemesidir.

Birisi aslında:

“Şu anda kırgınım ama konuşursam tartışma çıkmasından korkuyorum.”

demektedir.

Diğeri ise:

“Senden uzaklaştığını hissediyorum ve bunun nedenini bilmediğim için endişeleniyorum.”

Ama bunların hiçbiri söylenmez.

Yerine:

“Bir şey yok.”

gelir.

İletişim tam olarak burada bulanıklaşır.


İlişkide belirsizlik boş kalmaz

İnsan zihni belirsizliği sevmez.

Bilmediğimiz yerleri çoğu zaman tahminlerle doldururuz.

Özellikle duygusal olarak önem verdiğimiz bir ilişkide.

Partnerinizin neden uzaklaştığını bilmiyorsanız bir açıklama üretirsiniz.

“Benden sıkıldı.”

“Artık eskisi kadar sevmiyor.”

“Başka biri olabilir.”

“Ben bir şey yaptım.”

“Beni bırakacak.”

Bunların hiçbiri gerçek olmayabilir.

Ama veri yoksa zihin kendi verisini üretmeye başlar.

İşte ayrılık kaygısı, güvensizlik ve endişenin önemli bir bölümünü burada görmek gerekir.

Her kaygının sebebi karşı taraf değildir.

Her güvensizlik de geçmişten gelmez.

Bazen insan geçmiş deneyimlerini bugüne taşır.

Bazen de bugünkü ilişki gerçekten sürekli belirsizlik üretir.

Bu ikisini birbirinden ayırmak gerekir.

Çünkü bir insana:

“Sen zaten güvensizsin.”

demek kolaydır.

Ama belki de o insanın ilişkisinde aylardır tutarsız davranışlar vardır.

Bir gün çok yakın, ertesi gün çok uzak.

Bir gün gelecek planlarından bahseden, ertesi gün ilişkiyi sorgulayan bir partner vardır.

Sözleriyle davranışları sürekli birbirinden farklıdır.

Böyle bir ortamda ortaya çıkan kaygıyı yalnızca kişinin karakteriyle açıklamak eksik kalır.

Bazen sorulması gereken soru:

“Neden bu kadar kaygılıyım?”

değil,

“Bu ilişkide bana sürekli hangi veri geliyor?”

olmalıdır.


Güven sözle değil, tutarlılıkla oluşur

Bir insana yüz kere:

“Sana güvenebilirsin.”

diyebilirsiniz.

Ama güven cümleyle kurulmaz.

Davranışla kurulur.

Söylediğinizle yaptığınız birbirine yakınsa güven oluşur.

Bugün verdiğiniz söz yarın değişmiyorsa güven oluşur.

Bir problem çıktığında ortadan kaybolmak yerine konuşabiliyorsanız güven oluşur.

Karşınızdaki insan sizin hangi davranışınızla karşılaşacağını sürekli tahmin etmek zorunda kalmıyorsa güven oluşur.

Çünkü ilişkilerde güvenin önemli parçalarından biri şudur:

Öngörülebilirlik.

Bu, ilişkinin monoton olması anlamına gelmez.

İnsanın şunu bilmesi anlamına gelir:

“Bir problem yaşadığımızda bu insan benimle konuşacak.”

“Kızgın olsa da beni aşağılamayacak.”

“Alan istediğinde ortadan kaybolmayacak; bana bunu söyleyecek.”

“Fikrini değiştirdiğinde beni belirsizliğin içinde bırakmayacak.”

Güven biraz da budur.

Karşımızdaki insanın davranışlarının sürekli bilmece olmaması.


İletişimi koparan dört davranış

İlişkilerde iletişimi zedeleyen yüzlerce davranış sayabiliriz.

Ama bazıları özellikle dikkat çekicidir.


1. Karşımızdakinin ne düşündüğünü bildiğimizi sanmak

“Sen zaten beni önemsemiyorsun.”

“Bunu beni sinirlendirmek için yaptın.”

“Senin umurunda değil.”

Bunların hiçbiri soru değildir.

Hepsi sonuçtur.

Ve karşımızdaki insana kendisini anlatacak alan bırakmaz.

Daha sağlıklı soru şudur:

“Bu davranışının arkasında ne vardı?”

Çünkü tahmin ettiğimiz niyetle gerçek niyet aynı olmayabilir.


2. Sorunu konuşmak yerine kişiyi tanımlamak

“Sen bencilsin.”

“Sen ilgisizsin.”

“Sen çok soğuksun.”

“Sen zaten böylesin.”

Bir davranışı konuşmakla insanın tamamını tanımlamak aynı şey değildir.

“Dün konuşurken telefonla ilgilenmen beni önemsiz hissettirdi.”

başka bir cümledir.

“Sen zaten ilgisiz birisin.”

başka.

Birincisi davranışı konuşur.

İkincisi insanı mahkûm eder.


3. İhtiyacımızı söylemeden karşı tarafın anlamasını beklemek

İlişkilerde en sık gördüğümüz beklentilerden biridir:

“Ben söylemeden anlamalı.”

Neden?

İnsanlar birbirlerini sevebilir.

Birbirlerini çok iyi tanıyabilir.

Ama yine de zihin okuyamazlar.

İlgi istiyorsanız bunu söyleyebilirsiniz.

Yalnız kalmak istiyorsanız söyleyebilirsiniz.

Bir davranış sizi rahatsız ediyorsa söyleyebilirsiniz.

İhtiyaç belirtmek ilişkinin değerini azaltmaz.

Tam tersine karşı tarafa doğru veri verir.


4. Her tartışmayı kazanılması gereken bir mücadeleye çevirmek

Bir ilişkide iki taraftan biri kazandığında ilişki gerçekten kazanmış oluyor mu?

Bazen tartışmanın sonunda haklı çıkıyoruz.

Ama karşımızdaki insan artık bizimle konuşmak istemiyor.

O zaman ne kazandık?

İletişimin amacı karşı tarafı yenmek değildir.

Anlamaktır ve anlaşılmaktır.


Sağlıklı ilişkinin altın kuralları aslında çok karmaşık değil

Sağlıklı bir iletişim için onlarca teknik öğrenmek gerekmeyebilir.

Ama birkaç temel davranışı sürekli yapabilmek gerekir.

Ne hissettiğini söyle.
Karşı tarafın tahmin etmesini bekleme.

Ne istediğini söyle.
İma etmek yerine açık ol.

Davranışı konuş, kişiliği değil.
Bir hata bütün insanı tanımlamaz.

Dinlerken cevap hazırlama.
Önce gerçekten ne söylendiğini anlamaya çalış.

Tek bir davranıştan sonuç çıkarma.
Örüntüye bak.

Söz ile davranış arasındaki mesafeyi takip et.
Çünkü insanın en güçlü verilerinden biri buradadır.

Belirsizlik üretme.

Bir şeye ihtiyacın varsa söyle.
Uzaklaşacaksan nedenini anlat.
Kararsızsan kararsız olduğunu belirt.

Bir tartışmada ilişkinin güvenliğini tehdit etme.

Her öfkede ayrılığı masaya koymak, iletişim değildir.

Karşı tarafta sürekli kaybetme ihtimali yaratmaktır.

Ve belki de en önemlisi:

Merakını kaybetme.

Karşındaki insanı yıllardır tanıyor olman, artık onun hakkında her şeyi bildiğin anlamına gelmez.


Ayrılık kaygısının arkasında ne var?

Bir insan sürekli:

“Beni bırakacak mı?”

diye düşünüyorsa ilk refleksimiz bunun bir özgüven ya da bağlanma problemi olduğunu düşünmek olabilir.

Olabilir.

Ama önce veriye bakmak gerekir.

Bu kişi geçmiş ilişkilerinde ani terk edilme yaşamış mı?

Bugünkü partneri çatışmalarda sürekli ayrılık tehdidinde bulunuyor mu?

İlişki bir yakınlaşıp bir uzaklaşan yapıda mı?

Partneri duygularını açık biçimde ifade ediyor mu?

Sözleri ile davranışları tutarlı mı?

Kaygı hangi olaylardan sonra artıyor?

Çünkü duygu da bir veridir.

Kaygıyı yalnızca susturmaya çalışmak yerine:

“Bu duygu bana ne anlatıyor?”

diye bakabiliriz.

Bazen cevap geçmiştedir.

Bazen bugünkü ilişkidedir.

Bazen ikisinde birden.

Önemli olan hemen etiket koymamak.


Kıskançlık da, güvensizlik de tek başına sonuç değildir

“Çok kıskanç.”

“Çok güvensiz.”

“Çok kontrolcü.”

Bunlar insanı açıklıyor gibi görünür.

Ama çoğu zaman yalnızca davranışı isimlendirir.

Kontrol etme ihtiyacı neden oluşuyor?

Kaybetme korkusu mu?

Geçmişte yaşanan bir ihanet mi?

Bugünkü partnerin tutarsız davranışları mı?

Kişinin kendisini değersiz görmesi mi?

İlişkide sınırların hiç konuşulmamış olması mı?

Aynı davranış farklı insanlarda tamamen farklı nedenlerden çıkabilir.

Bu yüzden ilişkilerde benim için temel yaklaşım şudur:

Davranışı gör. Ama davranışta kalma.

Arkasındaki yapıya bak.


Bazen problem iletişimsizlik değil, güvenli iletişim alanının olmamasıdır

“Biz konuşamıyoruz.”

diyen çiftlerin bazılarında aslında konuşma vardır.

Ama konuşmanın bedeli yüksektir.

Bir şey söylediğinizde küçümseniyorsanız…

Duygunuzu anlattığınızda alay ediliyorsa…

Bir ihtiyacınızı söylediğinizde “yine başladın” cevabı alıyorsanız…

Her anlaşmazlıkta eski hatalarınız önünüze getiriliyorsa…

Bir süre sonra susmaya başlarsınız.

Sonra diğer taraf:

“Artık hiçbir şey anlatmıyorsun.”

der.

Burada sessizlik problemin kendisi olmayabilir.

Sessizlik, sistemin ürettiği sonuç olabilir.

O yüzden ilişkilerde yalnızca:

“Konuşuyor muyuz?”

diye sormak yetmez.

Şunu da sormak gerekir:

“Birbirimizle konuşurken kendimizi güvende hissediyor muyuz?”


Karşımızdaki insanı okumadan ilişki yönetemeyiz

İnsan sürekli veri verir.

Neye kızdığıyla.
Nerede sustuğuyla.
Nasıl sevdiğiyle.
Nasıl uzaklaştığıyla.
Sınırlarıyla.
İhtiyaçlarıyla.
Tutarlılığıyla.
Tutarsızlığıyla.
Söyledikleriyle.
Ve bazen söylemedikleriyle.

Ama iyi bir ilişki kurmak, bütün bu verileri toplayıp karşımızdaki hakkında gizli bir dosya oluşturmak değildir.

Amaç kontrol etmek değildir.

Amaç anlamaktır.

Çünkü insanı doğru okumaya başladığımızda bazı sorularımız değişir.

“Beni neden anlamıyor?”

yerine:

“Ben kendimi gerçekten anlatıyor muyum?”

“Beni neden sevmiyor?”

yerine:

“Ben sevgiyi hangi davranışlarla ölçüyorum?”

“Neden sürekli uzaklaşıyor?”

yerine:

“Hangi durumlarda uzaklaşıyor ve o sırada ilişkimizin içinde ne oluyor?”

“Neden bu kadar güvensizim?”

yerine:

“Güvensizliğimi artıran gerçek veriler neler, kendi korkularımın ürettiği yorumlar neler?”

İşte bu ayrım önemli.

Veri ile yorumu birbirinden ayırmak.


İlişkide doğru soru bazen her şeyi değiştirir

Belki de ilişkilerde iletişimin en güçlü tarafı doğru cümleyi kurmak değildir.

Doğru soruyu sorabilmektir.

“Niye böylesin?”

yerine:

“Şu anda sende ne oluyor?”

“Beni artık sevmiyor musun?”

yerine:

“Son zamanlarda aramızdaki mesafenin arttığını hissediyorum. Sen de bunu hissediyor musun?”

“Senin umurunda değilim.”

yerine:

“Bu davranış olduğunda kendimi önemsiz hissediyorum. Sen bunu nasıl görüyorsun?”

Bazen birkaç kelime değişir.

Ama ilişkinin bütün yönü değişebilir.

Çünkü suçlama savunmayı doğurur.

Merak ise anlatma alanı açar.


Önce okumak, sonra anlamak

Sağlıklı ilişki, hiç problem yaşamayan iki insanın ilişkisi değildir.

Problemi olduğunda birbirini kaybetmeden konuşabilen iki insanın ilişkisidir.

Kaygı olabilir.

Kıskançlık olabilir.

Kırgınlık olabilir.

Öfke olabilir.

Güvensizlik olabilir.

Bunların varlığı tek başına ilişkinin kötü olduğunu göstermez.

Asıl mesele, bu duygular geldiğinde ne yaptığımızdır.

Saklıyor muyuz?

Saldırıyor muyuz?

Kaçıyor muyuz?

Kontrol etmeye mi çalışıyoruz?

Yoksa anlamaya mı çalışıyoruz?

Çünkü ilişkilerde çoğu zaman önümüzde yeterince veri vardır.

Sorun verinin olmaması değildir.

Sorun, korkularımızı veri sanmamız ya da gelen gerçek veriyi görmezden gelmemizdir.

Karşımızdaki insanı doğru okumak kadar kendi içimizde olup biteni de doğru okuyabilirsek ilişkide çok önemli bir şey değişir:

Tahmin etmek yerine sormaya,
suçlamak yerine anlamaya,
savunmak yerine anlatmaya,
korkudan hareket etmek yerine gerçeğe bakmaya başlarız.

Ve belki sağlıklı bir ilişkinin en sade tanımı da budur:


İki insanın birbirini sürekli çözmeye çalışması değil, birbirini anlamaya devam etmeye istekli olması.

bottom of page